Rusya Büyükelçisi’nin Kırım hakkındaki makaleye yanıtı

Editöre mektup,

Maria Beat tarafından yazılan ve gazetenizde yayınlanan "Building a new Crimea" (Yeni Bir Kırım İnşa Etmek) başlıklı makaleyi büyük bir ilgiyle okudum. Bu zarif kadını bizzat tanıyan biri olarak, genellikle görüş ve düşüncelerime büyük oranda uyan yorumlarının ve yazılarının bir hayranı olmaktan memnun olduğumu söylememe bile gerek yok. Yine de, makaledeki bazı son derece hassas tarihi sorunların daha detaylı ve açık şekilde ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle, gazetenizin “yeni Kırım’daki” başarıları okurlarınıza sunmak için böyle bir makale yayınlamasından büyük memnuniyet duyduğumu belirtmek isterim. Aslında Maria’nın makalesi, gerçekler ve rakamlar açısından son derece açık. Yani, mülkiyet haklarının tescili, yasadışı meskenlerin yasallaştırılması, ana dil kullanımı ve öğrenimi, camilerin inşası, vb. gibi Kırım Tatarlarının 2014’ten önce sahip olmayıp bugün sahip olduğu şeyler açık şekilde paylaşılmış. Bu, gerçekten de, eğer ‘ilhak’ terimini kullanmakta ısrar ediyorlarsa (Biz Ruslar, tıpkı Hatay’ın 1939 yılında Türkiye’ye geri dönmesi gibi, “geri dönüş” sözcüğünü tercih ediyoruz), ‘ilhak’ hikayesinin diğer tarafı olarak okurlarınızın tamamen bilme hakkına sahip olduğu bir şeydir.

Evet, genelde bir hikayenin iki tarafı vardır (gazetenizde iyi niyetle yayınlanmış bir makalede bir yıl önce belirttiğim gibi “bir mitin iki tarafı”). Birçok durumda, objektiflik adına her ikisinin de bilinmesi çok önemlidir. Ancak objektif ve adil olmak, mitlerin ve efsanelerin ötesine geçerek, size sunulanlardan ziyade gerçekte ne olduğunu bilmek anlamına gelir.

Dolayısıyla, ortak tarihimizin acılı dönemleri hakkında (1944 yılında Kırım Tatarlarının sürgün edilmesi, kesinlikle bunlardan biridir) yazmaya karar verdiğimizde, gerçeklere ve rakamlara çok dikkat etmeli ve karşılaştığımız tüm verileri iki kez kontrol süzgecinden geçirmeliyiz. Bazen, rakamlar eşleşmediğinde veya onları kendimizden emin şekilde bilmediğimizde, her iki taraftan çıplak verileri sunup okurların çıkarımlarda bulunmasını sağlamak daha iyi olmaz mı?

Anlatmak istediğim husus, tam olarak şudur: Son bir kaç gün içinde Türk basınında geniş biçimde yer alan “423.000 Kırım Tatarının sürgün edildiğine” dair spekülasyonların, o dönemde yarımadada sadece 218.179 Kırım Tatarının yaşadığını ortaya koyan 1939 genel nüfus sayımı sonuçlarıyla nasıl örtüştüğünü merak ediyorum. Ayrıca, İçişleri Halk Komiserliği (dönemin SSCB İçişleri Bakanlığı) tarafından Stalin’e 180.014 olarak sunulan sürgün edilmiş Kırım Tatarlarının toplam sayısıyla ilgili rakamları nasıl açıklayabiliriz? Aynı raporda el koyulan silahların sayısı da şöyle belirtiliyor: 49 havan topu, 622 makineli tüfek, 724 hafif makineli tüfek ve 9888 tüfek. Barışçıl ve iyi niyetli vatandaşlar?

Pekâlâ, İçişleri Halk Komiserliği’ndeki görevliler kötü adamlardı ancak hesaplamaları, sürgün edilen kişilerin ulaşım ve gıda ihtiyaçlarına dayanıyordu ve bu nedenle göz önünde bulundurulması gerekiyor. Bu arada, Stalin’e yalan söylemek son derece tehlikeli bir şeydi. Dolayısıyla, sürgün yolculuğuna dayanamayan kişilerin sayısını birkaç bin kişi olarak verirken, İçişleri Halk Komiserliği tarafından sunulan, Orta Asya’ya ulaşım sırasında sadece 191 kişinin öldüğünü belirten resmi veriden söz etmek uygun olmaz mıydı? Bu sayının ne ölçüde objektif olduğunu bilmiyoruz. Ancak, eğer başka rakamları veriyorsak, resmi istatistikleri de sunmak doğru olmaz mıydı?

Bir şey daha: Akrabalarımızın acısına dikkat eden kişiler olarak başkalarının acısını daima hatırlamalıyız. Biz Myanmar için de ağlıyoruz, Rakka, el-Hawl ve Rukban için de ağlıyoruz. Auschwitz, Sobibor ve Treblinka kurbanları ile dayanışmamızı dile getiren kişiler olarak Deir Yassin, Sabra ve Şatila’nın çocuklarını unutamayız. Bu bizim ortak geçmişimiz (ve bazen bugünümüz) ve ortak acımızdır. Dolayısıyla, sürgündeki ve Stalin’in kamplarındaki Kırım Tatarlarına neler olduğunu anlatırken, onların Ruslar, Özbekler, Yahudiler ve diğerleri gibi diğer milletlerden yüz binlerce kederli kardeşiyle birlikte olduklarını unutmamalıyız. Hepsi de, dünyanın bu bölgesinde varlık gösteren rejimlerin kurbanlarıydı. Sürgünün kurbanı olan çocukların yasını tutarken, 17. ve 18. yüzyılda günümüz Kırım Tatarlarının ataları tarafından esir alınan ve Caffa’daki köle pazarlarına ve diğer Kırım limanlarına götürülürken korkunç şekilde can veren Rusya, Litvanya, Polonya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinden on binlerce kadın ve çocuğu zihinlerimizde tutmalıyız.

Maria’nın makalesindeki bir diğer acı verici konu şudur: Kırım Tatarlarının Nazilerle işbirliği yapması. Bu, “bir düzenli bir maaş ve yiyecek karnesi, üzüm ve tütün” ile ilgili değil, Kırım Tatarı olmayan binlerce kişiye ve Kızıl Ordu askerlerine Simferopol kenti yakınlarındaki “Krasny” toplama kampında doğrudan işkence eden ve onları katleden Kırım Tatarlarının büyük bölümünü oluşturduğu 152. SS Taburu’nun zulmüyle ilgilidir.

Bu arada, sürgün konusu üzerinde dururken, bunun Stalin’in ustalık bilgisi (“know-how”) olmadığına dair küçük bir not düşmek ve 2. Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbor trajedisine tepki olarak ABD’deki on binlerce Japon’un sürgün edildiğini hatırlatmak “siyasi bakımdan doğru” olmaz mıydı? Bunlar doğrulanmış tarihi gerçeklerdir ve sadece objektiflik adına en azından bunlardan bahsedilmesi uygun olurdu.

Maria haklı: “Rus tarihinin her sayfası görkemli değil.” Maalesef, aynısı herhangi başka bir ülke veya başka bir millet için de söylenebilir. Çeşitli ülkelerin ve bu ülkelerdeki halkların, tarihlerinde gurur duyulması imkansız olan korkunç sayfaları gerçekten de bulunmaktadır. Bir atasözünde dendiği gibi, “Tarihe silahla ateş eden biri, karşılığını top mermisiyle alır.” Dolayısıyla, objektifliği unutmak ve başkalarının yaralarına tuz basmak; aslında bir camdan evde yaşamak, yüzyılların karanlığına taş atmak ve umursamaz bir tavırla geçmişten bir top mermisi gelmesini beklememekle aynıdır.

Ve bir atasözü daha, eski bir Rus atasözü: “Geçmişe mazi derler” ya da “Geçmişi düşünürsen bir gözünü kaybedersin, geçmişi unutursan iki gözünü de kaybedersin.” Anlamı açık: Nasıl olursa olsun, hepimiz geçmişimizi hatırlamalıyız ve ondan ders çıkarmalıyız. Ancak günümüzün konjonktürel ihtiyaçlarını karşılamak ve dar görüşlü siyasi hesaplar yapmak için tarihin acı sayfalarından istifade etmemeliyiz.

Sayın Altay, sözlerime son verirken, bu naçizane görüşlerimin gazetenizin okurlarının dikkatine sunulması için yardımlarınızı bekliyorum.

Gelecekte yakın işbirliği yapmayı ümit ediyoruz,

Saygılarımla,

Aleksey Yerhov, Rusya Federasyonu’nun Ankara Büyükelçisi

https://www.dailysabah.com/op-ed/2019/05/30/russian-ambassadors-response-to-the-opinion-article-on-c...