Büyükelçi Aleksei Yerhov’un İkinci Dünya Savaşı’nın Başlangıcının 80.


Büyükelçi Aleksei Yerhov’un İkinci Dünya Savaşı’nın Başlangıcının 80. Yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı ve Hürriyet gazetesinin yayınladığı makale:

​80 sene önce 1 Eylül günü, insanlığa karşı kin besleyen Nazi ideolojisi tarafından yönlendirilen, dünya halklarının dönemin en güçlü ve organize savaş makinesinin saldırısına maruz kaldığı, 20. yüzyılın en büyük trajedisi olan İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Sovyetler Birliği ve müttefikleri, sarf ettikleri inanılmaz çabalar sayesinde Hitler Almanya’sını yenilgiye uğratarak Avrupa’yı Nazi Vebasından kurtarmışlardır. Rakamlar dehşet verici ve her şeyi gözler önüne sermektedir: SSCB’nin kayıpları 26 milyon kişiyi aşmıştır, Çin halkı 15 milyon vatandaşını kaybetmiştir. 6 milyonu aşkın Yahudi, Holokost “gecesinde ve sisi altında” ortadan kaybolmuştur. Savaşa katılmış diğer tüm ülkeler benzer şekilde kayıplar vermiştir.

​Peki, tüm bunları bugünlerde neden hatırlamalıyız? Ulu Rus tarihçi Vasiliy Kluçevskiy’in vurguladığı gibi tarih, “dersine çalışmayanları cezalandırır”. Gerçekten de böyledir, zira önceki yüzyılın 20’li ve 30’lu yıllarında yaşanan hadiseler sanki tekerrür etmektedir. İnsanlık, geçmişte olduğu gibi, hakikaten tektonik değişimlerin eşeğine yeniden gelmiş durumdadır. Jeopolitik dünya haritasının az sayıda devletin ve bu devletlerdeki muktedir elitlerin menfaatine olacak şekilde çizilmesi için yeniden girişimlerde bulunulmaktadır. Bu süreçlerin ideolojik temelini oluşturmak adına tarih yeniden yazılmakta, savaş suçluları ve yardakçıları aklanmaya çalışılmaktadır.

Uluslararası güvenliğin temelleri bir kez daha vefasızca yıkılmaktadır. Yapıcı uluslararası işbirliği alanları gittikçe daralmakta, cepheleşmeler, bölgesel çekişmeler artmakta, dünyanın gidişatı tahmin edilebilir olmaktan uzaklaşmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak, geçmişte olduğu gibi, Nazizm başkaldırmakta, Nürnberg Mahkemesi’nde yargılananları fikren ve siyaseten takip edenlerin sayısı artmaktadır.

​Özellikle bugünlerde, zorlu uluslararası arenada, tarihin bize öğrettiği dersleri unutmamamız ve geçmişin hatalarını tekrarlamamamız önemlidir. Saldırganı tatmin etme politikası, dar konjonktürel çıkarlarla hareket ederek verimli kolektif güvenlik sistemi oluşturma konusundaki isteksizlik gibi kendi güvenliğini diğerlerinin güvenliğini tehlikeye atarak sağlama girişimleri, 20. yüzyılın en büyük trajedisine yol açmıştır. SSCB’yi 1939 yılında Molotov-Ribbentrop Paktı’nı imzalamakla suçlayanlar, bağımsız Çekoslovakya’nın Batılı sponsorları tarafından faşist saldırganın ellerine bırakılmasına yol açan 1938 tarihli Münih Antlaşması’nı hatırlamamayı tercih etmektedir.
Çekoslavakya’nın ardından sıra, onu korumayı vaat edip kendi müttefikine yapılan saldırıya karşı sembolik bir “tuhaf savaş” açmakla yetinenlerin ihanetine uğrayan Polonya’ya gelmişti. Tüm bunlar, Hitler’in “dizginlerini gevşetmiş” ve onun her koşulda cezasız kalacağı kanaatini sabit hale getirmiştir.

​20. yüzyılda başımıza gelenler, akan kanın ve çağdaş dönemin yıkıcı çatışmalarının ancak ortak çabalarla durdurulabileceğini bize açıkça göstermektedir. Rusya, tutarlı bir biçimde bu düzeni savunmaktadır.

​İkinci Dünya Savaşı, bir takım devletlerin uluslararası hukuku “ayaklar altına” almaya ve onu kendi menfaatleri için kullanmaya yönelik art arda gelen çabalarının neticesi olmuştur. Bugün görüyoruz ki, bazı aktörler kendilerine mevcut uluslararası hukuk sistemini temelinden sarsma, onu bir nevi “kurallar üzerine kurulu düzen” ve “güçlünün hukuku” ile ikame etme politikasını izlemektedir. Diplomasi, istişare kültürü ve uzlaşı, yerini diktaya, ulusal sınırlar dışında uygulanan tek taraflı yaptırımlara ve bazen de alenen yapılan şantaja bırakmaktadır.

​Diplomat nesiller tarafından titizlikle inşa edilen silah kontrolü sistemi bugün ciddi bir tehdit altındadır. Küresel nükleer güvenlik sisteminin temel belgeleri niteliğindeki Anti Balistik Füze Anlaşması ile Kısa ve Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması fiilen yürürlükten kaldırılmıştır. Ortadoğu barış sürecinin ve İran Nükleer Programı ile ilgili Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın temel prensipleri reddedilmiş, Dünya Ticaret Örgütü, Çok Taraflı İklim Antlaşması ve diğer birçok hususta verilen taahhütlerden feragat edilmiştir.

​Ulusal egoizmin hangi yıkıcı sonuçları doğurabileceğini hatırlamalıyız. Ceza kesilmemesi, Aryan ırkına mensup olmanın mutluluğunu yaşamayan milyonlarca kişinin yok edildiği Holokost ve ölüm kampları gibi korkunç vakalara sebebiyet vermektedir. Günümüzde Auschwitz ve Hatin’de soykırım işleyenlerin kahramanlaştırıldığını, Avrupa’ya mensup olduğunu iddia eden şehirlerin sokaklarında Reich Dönemini aratmayan Nazi yürüyüşleri yapıldığını ve sözde “Waffen-SS” kahramanlarının onurlandırıldığını üzüntü ile izliyoruz. Diğer taraftan Dünyayı Nazi Vebasından kurtaran askerlerin ortaya koyduğu gerçek kahramanlığın öneminin azaltılmasına ve unutturulmasına yönelik girişimler titizlikle uygulamaya koyulmaktadır.

​İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının gözden geçirilmesi, Nazi suçlarının inkarı, Kurtarıcı Asker heykellerine yönelik saldırılar, Nazi suçluları ve yardakçılarının aklanması ve kahramanlaştırılması, Dünyanın yeniden bölünmeşine ve yeni kurbanlar verilmesine neden olacak bu tehlikeli yolun önünü açmaktadır. Tahammülsüzlük ve ksenofobi (örneğin, İslamofobi veya Rusofobi), her tür Nazi ideolojisini takip edenlerle “flörtleşme” de bunların arasındadır.

​Bugün, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı kederli günün üzerinden geçen 80 yılın ardından, o günün masum kurbanlarının anısına başımızı eğerek, medeniyet tarihimizin bu trajik döneminden çıkarılan dersleri yeniden içselleştirmeli ve gezegenimizin yeni bir faciaya sürüklenmesine izin vermemeliyiz